.

.
.

31 Ekim 2017 Salı

PAZARTESİNİN ERTESİ

Sabahleyin balkondan sokağı temaşa ederken apartmanın önüne bir kamyonet yanaştı. İçinden inen gençten iki kişi omuzladıkları kocaman levhaları zemindeki dükkanlardan birinde faaliyet gösteren tabelacıya taşımaya başladılar. Sokak zaten dar, bir de yol kenarına arabalar park edince geçmek sorun oluyor. Kamyonet boşalırken arkadan bir midibüs geldi, sağlı sollu düzensiz park etmiş araçlar olunca geçemedi, kamyonete yoldan çekilmesi için korna çalmaya başladı. "Eyvah" dedim, "şimdi kavga çıkacak". Levhaları taşıyan genç koşarak geldi, araçtan bir malzeme daha aldı, korna çalan aracın sürücüsüne dönüp "Kusura bakma abi, şimdi çekiyorum, kusura bakma" dedi, aldığı malzemeyi yerine teslim edip araca atladı, bir "kusura bakma" daha yollayıp gazladı gitti. Budur işte. Çoğunluğun yaptığı gibi "Patladın mı, gidiyoruz işte, ne zırlayıp duruyorsun" demesini beklerken efendi tarzı "hala aklı başında insanlar varmış" dedirtti, sevindim valla, ne yalan söyleyim.

Öğleden sonra iki kargo yollamak için sokağın köşesindeki PTT şubesine gittim. Küçücük şube insan kaynıyordu, camlardan güneş vurmuştu ve içerisi hamamdan az hallice idi. Sıra bana gelene kadar ter içinde kaldım. Ensemden süzülen damlalar ayakkabılarımın içine kadar ulaştı desem yalan olmaz. İşim bittiğinde elbiselerimle havuza girmiş gibiydim, üstelik dışarıda ciddi rüzgar vardı ve o terli giysiler muşamba gibi yapıştı üstüme. O vaziyette sağlık ocağına kadar yürüdüm, umarım hasta olmam. Hah tam burada kendimle ilgili bilgi: Yaz-kış deliler gibi terlerim, terledikçe sinir basar, kendimi yolmak isterim. Tüm hastalıklarımın nedeni bu saçma sapan terdir. Genetik bir unsur, babamdan geçme.  

Rüzgara karşı bir yandan yürüyüp bir yandan söylenerek sağlık ocağına ulaştım, bugüne kadar sesini hiç duymadığım, mimikleriyle idare eden aile hekimim istediğim ilaçları konuşmadan yazdı. Teşekkür edip çıktım, aslında yürümeyi düşünüyordum ama terim hala kurumamıştı ve rügar devam ediyordu, otobüse bindim ve yarın başlayacak Piyano Festivali'nin "Güher-Süher Pekinel" konserine bilet almak için kültür merkezine yollandım. Lakin boşa yollanmışım, bilet satışı yarın başlayacakmış. Kös kös döndüm, daha fazla rüzgara maruz kalmamak için taksiye bindim. Gelir gelmez de sıcak bir duş ve ilaç aldım. 

Dün akşam çok istediğim bir filme gittim: "İşe Yarar Bir Şey". Tek salon, tek seans oynuyordu ne yazık ki koca şehirde. Oysa nasıl güzel bir filmdi, film değil adeta bir şiir.


Başak Köklükaya su gibi güzel ve sadeydi ve müthiş oynamıştı. Öykü Karayel de genç yaşına rağmen ondan geri kalmamış. Yiğit Özşener'i ise söylemeye gerek yok, fazla uzun olmayan sahnelerinde bile "budur!" dedirtiyordu. İlk yarıda trende geçen sahnelere doyamadım. Görüntüler şahane, benim gibi ayrıntılara düşkün birisi için tam isabetti. En küçük rolü oynayanlar bile hakkını vermişti. Kısacası izlemeye doyamadım, benim için bu yılın en klas filmiydi. Barış Bıçakçı'nın sayesinde desem Pelin Esmer'e haksızlık etmiş olurum, sonuçta ikisi bir olup harika bir iş çıkarmışlar. Keşke tüm seanslarda ve birden fazla sinemada gösterime girmiş olsaydı. Nitelikli filmlerinin gişesinin az olması ne acı.

Bugün de böyle bitiyor işte, bu aralar zeytin üzerine çalışmalar sürüyor bizim evde. Yarınki görevim zeytin kırmak. Heryer batmasa o kokuyu içine çekmek pek güzel oluyor kırarken ama elleri ve çevreyi fena kirletiyor. Evet kalın sağlıcakla, sofranızdan zeytin eksik olmasın...

30 Ekim 2017 Pazartesi

PAZARTESİ

Ekimi yolcu etmeye bir gün kala yeni bir haftaya başladık. Zaman deli gibi akıyor. İki gündür fasılalarla yağan yağmur bugün yerini berrak bir havaya bıraktı. Yıkanmayı bekleyen çamaşırlarım da banyolarını yapıp gövdelerini güneşe serdiler. 

5 günlük festival maratonu bünyeyi öyle yormuş ki cumartesi gününü tamamen dinlenerek geçirdim. Sadece yemek yaptım, o kadar. Zaten dün temizlik günüydü. Şakırtılarla yağan bir sabahta yardımcı çaldı kapıyı. İkimiz de "Hay Allah tam gününü buldu" diyerek başladık işe. Daha doğrusu ben levazım hizmeti verdim, o işleri yaptı, yine de arkasını toplarken yoruldum. Ne kadar eve alışkın olsalar da illa kendi düzenlerince yerleştiriyorlar temizledikleri her şeyi, eski haline getirmek için mutlaka ek bir mesai harcanıyor. Neyse ki öğleye doğru hava açtı, gerçi camların işi bitmişti, ayrıca çok da önemsemedim, sonuçta kış geliyor, her an yağmur beklentisi olabilir. Yağmurla başlayan temizlik güneşle bitti ve önce kadını yolculadık ardından kendimiz çıktık. Sarı Kutu'dan alınma ve Ekim sonu süresi bitecek sinema biletlerim vardı, onları değerlendirelim diye. Şimdi "Festivalde izlediğin onca film yetmedi mi?" dediğinizi duyar gibi oluyorum ama ben de size şarkıyla cevap veriyorum: "Doyulur mu doyulur mu, sinemaya doyulur mu?" 😀 Üstelik bu akşam bir filme daha gideceğim, dedim ya, biletleri değerlendirmezsek yanacak.

Hangi filme mi gittik? Şuna:


Ne göreceğimi aşağı yukarı tahmin ediyordum, yanılmadım da. Evet, eli yüzü düzgün, pek çok kişinin duygularına hitap edecek bir film olmuş ama asla bir Oscar adayı değil. Neredeyse başrolü üstlenmiş şirin Koreli kızın filmin sevilmesinde etkisi çok, oyuncular da rollerine oturmuş ama beni filmden ziyade filmin sonunda öyküye konu olan gerçek kişilerin kavuşma sahneleri ve fotoğrafları duygulandırdı. Reklamlarla birlikte 2,5 saati bulan filmin bitiminde bir çok kişi mendillerini çıkarmış gözlerini siliyordu. Başarı ölçüsü gözyaşıysa film başarılı olmuş demektir. Oscar kriterininse gözyaşı olacağını pek sanmıyorum. Yolu açık olsun, salonun dolu olmasına bakılırsa-gerçi pazardı ve resmi tatildi-yolu açık olacak gibi görünüyor, en azından yurt içinde.

Bu ay okuduğum kitaplar açısından yılın en verimsiz ayı oldu diyebilirim. Günlerdir elimde Meryl Streep'in yaşamöyküsü sürünüyor. 15 gün oldu neredeyse ben kitaba başlayalı, kadın hala sinema kariyerine başlayamadı, o derece yani. Ama inat ettim bitireceğim ve Meryl'i meşhur edeceğim 😀

Şimdi izninizle, zeytin zamanı geldi, bir miktar zeytin kırmam gerekiyor, malum akşam da "İşe Yarar Bir Şey"i izlemek için yine sinemaya gidilecek. Biraz çalışayım da eğlenceyi hak edeyim 😀

27 Ekim 2017 Cuma

FESTİVAL 5

Ve bitti, bitmeseydi ben bitecektim zaten. Öyle böyle değil çok yorulduk ama değdi, bütün aksaklıklara rağmen.

Gece doğru dürüst uyuyamadığım için sabah seansına gtmek çok zor geldi, hatta kısa bir an "yatayım yahu, boşver, yeter gördüklerim" dedimse de bir yandan da yataktan çıkmaya çabalıyordum. Bugün programda 2 film vardı, zaten başka da gösterim yoktu, akşam ödül töreni var, bakalım beğendiklerimiz dereceye girebilecek mi? İlk film "The Florida Project" isimli bir Amerikan yapımıydı. Bolca çocuk gürültüsü, havai anne ve devletin iyi bakılamayan çocuğa el koyma gayreti, tipik Amerikan filmi. Kısacası ahım şahım bir yanı yoktu, hasbelkader yarışma filmi olmuş. 

 

Diğer filme kadar olan sürede yakındaki AVM'ye gidip karnımı doyurdum, sonra D&R'a girip kitabımı sordum. "Bize gelmiyor" dediler tuhaf bir şekilde, yayıncıyla görüştüm, aslında dağıtım varmış şaşırdı gelmeyişine. Görüşecek bakalım, internetten satışını yapıp mağazaya getirmemek saçmalık. Sonra Selçuk Altun'un son kitabı "Ardıç Ağacının altında" ve Can Gürses'in son kitabı "Ölüyordum Geçerken Uğradım"ı aldım. Oradan çıkıp Karaca'ya girdim ve ne zamandır aklımda olan, ünlülerin Unicef yararına dizaynını yaptıkları fincanlara baktım. Bu arada kendimle ilgili bir bilgi daha: Her çeşit fincan ve kupanın hastasıyım, yer olsa bütün evi doldurabilirim. Dün ara Güler'den imzalı kitabı kapmıştım, bugün de onun tasarladığı fincanları alarak çıktım. Pek güzeller doğrusu :) Sinema salonuna dönerken sütlü Americanomu da aldım ve içerek yola devam ettim. Son yudumu aldığımda kapıdan içeri giriyordum. Zavallı çantam bilmemkaçınca sefer olarak güvenlik kontrolünden geçti ve az sonra açılan kapıdan "Loving Vincent" isimli filmi izlemek üzere yerimi aldım. Lakin yerim pek iyi değildi. Film boyunca altyazıları okumak için boynum tutuldu, belim, sırtım ağrıdı. Çok kısa bir süre de uyukladım itiraf edeyim. Aslında çok ilginç bir filmdi. Daha doğrusu bir animasyondu. Vincent Van Gogh'un yaşam öyküsünden kesitler ve ölümü gerçek oyuncularla yapılan çekimin ardından 125 profesyonel ressam tarafından yapılan çizimlerle canlandırılmış. Kendinizi Van Gogh'un resimlerinin içinde dolaşır gibi hissediyorsunuz.


Film sonrası filmin yapımcısı Sean Bobbitt (?) ve yönetmeni Hugh Welchman ile film üzerine bir söyleşi yapıldı. Yalnız yönetmenin kendisi de kırmızı saçı ve sakalıyla Van Gogh'un modern hali gibiydi, acaba o yüzden mi niyet etti ki böyle bir film çekmeye :) Gerçi fikir bir diger yönetmen olan ressam karısı Dorota Kobiela'dan çıkmış. Film bir İngiliz-Polonya ortak yapımı. 

O kadar yorgundum ki eve zor attım kendimi, iki gün dinlenirsem ancak kendime geleceğim. Giderayak aşağıdaki fotoları da bırakayım. İlki en ünlü film kahramanımızla çocukların muhabbetini, diğeri ise festival alanını gösteriyor:



Yeni festivallerde buluşmak dileğiyle diyor, festivalle ilgiligenel bir yazının da yarın geleceğini bildiriyorum...

26 Ekim 2017 Perşembe

FESTİVAL 4

Ay aman 4. günü de tükettik, kaldı bir yarın ve 2 filmcik.

Sabah yine erken düştüm yollara, taksi durağına yaklaşırken iri boy bir fare karşı kaldırımdan acele acele gidiyordu, sanırım o da filme yetişecekti. Ah Antalyamın rutubetli zerzeminleri. Neyse fareye birlikte gitmeyi teklif etmedim elbette, taksiye bindim ve dünkü poyrazla pusu süpürülmüş, berrak gökyüzünü ardına almış, kalemle çizilmiş gibi güzel Beydağları'na baka baka menzilime ulaştım. Evde içemediğim çayı yandaki cafede içip kapıların açılmasını beklemek için fuayedeki koltuğa yerleştim, meğer yanımdaki koltukta da Bılıt Aras oturuyormuş, farkına bile varmadım, arkadaş söyledi, adam botokstan tanınmayacak hale gelmiş :) Derken kapılar açıldı ve klima marifetiyle  düşük ayarlı bir buzdolabı modunda soğutulmuş salonda yerimizi aldık, yine sarındık büründük ve Meksika yapımı "Nisan'ın Kızları/Las Hijas De Abril" isimli filmi izlemeye başladık. 


17 yaşındaki hamile Valerie, üvey ablası Clara, anneleri Abril ve yeni doğan bebek Karen'n öyküsü var bu filmde ve oldukça sürprizli gelişmeler yaşanıyor. İlginç bir filmdi. 

Öğlen seansına kadar yandaki cafede kahve içtik ve yanıbaşımızdaki ağacın üstünde şu manzaraya şahit olduk. O uçusan beyaz arkadaşlar kuş değil efendim, miniminnacık sinekler:

Sonra yemek yemek için yakındaki AVM'ye gittik, gözlemeden, dönerden gına geldi zira, ev yemeği üstü çay götürdük. Öğlen seansında senaryosu ve rejisi Andaç Haznedaroğlu'na ait bir Türk filmi vardı: "Misafir/The Guest".


Suriyedeki savaşta evlerini ve ailelerini kaybeden Lina ve komşusu Meryem'in Suriye'den İstanbul'a, oradan Bodrum'a olan zorlu yolculuğu, hayatta kalma savaşları ve birbirlerine tutunmaları anlatılıyor filmde. Güzel bir sinema dili var, özellikle küçük kız çocuğunun oyunculuğu mükemmel. Gösterim sonrası oyuncularla sohbet vardı ama bizim de kahve içme ihtiyacımız vardı o yüzden katılmadık ama kahve sonrası salona döndüğümüzde Meryem rolündeki güzelim Saba Mubarek kameralar karşısında ropörtaj yapıyordu.


Ve günün son filmi bir İran yapımı idi: "Dürüst Bir Adam/Lerd". Senaryo ve rejiyi Mohammad Rasoulof yapmış, biraz uzunca ama izlenebilir bir öyküydü. İran sinemasını seviyorum, en kötüsü bile kayda değer oluyor. Bu filmde dürüstlüğünden taviz vermemeye çalışan Reza'nın sonunda toplumun adaletsizliğine ve çürümüşlüğüne teslim oluşunu konu edilmiş. Reza'nın karısı Hadis rolündeki Soudabeh Beizaee'nin güzelliği ise görmelere değerdi ve Bergüzar Korel'e çok benziyordu.
 

Çıkışta alt kat fuayede Ara Güler kitaplarını imzalıyordu, hemen sekiz çizen kuyruğa dahil ve sonuçta festival komitesinin kıyağı olarak imzalı ve tuğla boyutlu bir Ara Güler kitabına sahip oldum. Yalnız üstad hayli yaşlanmış.


Kapıdan çıktığımda alana kurulmuş podyumda İpek Açar ve Serkan Çağrı sahne almıştı. Fotoğraf çekip söyledikleri şarkı bitmeden ayrıldım oradan, zira az daha kalsam yorgunluktan çığlık atabilirdim. 


Bu post da bol fotoğraflı olsun, aşağıdaki görüntüler festival alanından:



25 Ekim 2017 Çarşamba

FESTİVAL 3

Sefahat zor şeymiş be arkadaşlar, 3 gündür film izleyeceğim diye sabahın köründe kalk, akşamın köründe eve dön, canım çıktı da çaktırmıyorum. Diyeceksiniz ki "mecbur musun kardeşim?". Mecburum tabii, izlemeyeyim de kaçsın mı o caanım filmler, hayat evde oturmakla biter mi? Ne yapalım üç gün dinleniriz olur gider. (Kendin ağla, kendin sustur oldu bu ya, söylemeyin kimseye)

Efendim üçüncü günün sabahında da saatin alarmı çaldı, kalktım, hazırlandım, alelusül bir kahvaltı yaptım, düştüm yola. Bugün hava biraz serindi, sabaha kadar yağmur yağdı, dünden başlamıştı zaten. Sabahleyin biz festival kuşlarına acıyıp kesildi neyse ki. Bu arada kendimle ilgili bir bilgi daha: Yağmurlu havaları hiç sevmem, bünyem güneşle şarj olur. 

Bugün izleyeceğimiz ilk film Çinli yönetmen Vivian Qu'nun senaryosunu da yazdığı "Melekler Beyaz Giyer/Jia Nian Hua" isimli yapım idi. Hava serin ve saat erkendi, buna rağmen salonun klimasını sonuna kadar açtıkları için giydiğimiz hırkalara, büründüğümüz şallara rağmen film boyunca üşüdük. Hatta ben bir ara montumun kapüşonunu kafama geçirdim. Film oldukça güzeldi ve tüm dünya için güncel bir konuya değiniyordu: Çocuk tacizi ve örtbas edilmesi. Güzel kotarılmış bir filmdi, memnun ayrıldık salondan soğuğa rağmen. Filmin bitiminde yönetmen Vivian Qu ile yapılan söyleşiye de katıldık. Bu tarz söyleşiler hem filmi daha iyi anlamak açısından yararlı, hem de soru yönelten kişilerin çoğunun soru sormaktan ziyade egolarını tatmin etmelerini izlemek açısından eğlenceli oluyor. Bugün ilk soruyu ilk sırada oturan ve mikrofonu eline aldıktan sonra adını, yaşını, mesleğini, memleketini, medeni halini ve çocuk sayısını söyleyen bir öğretmen amca (amca dediğime bakmayın ben yaşlardaydı :) yöneltti. Öğretmen amcamız soru mu sordu, filmin kısa bir özetini yapıp takdir duygularını mı iletti, yoksa sözkonusu olayın sosyokültürel sebeplerini anlamsız cümlelerle açıklamaya mı çalıştı bilemedik. Çevirmen bile yetemedi şahsın anlattıklarına. Soru-cevap kısmının uzunca bir süresini yedi sonuçta. Soru soranların arasında söyleşi boyunca sakız çiğneyen Se.lim A.takan ile tam önümde oturan ve kim olduğunu asla bilmediğim, öğrenmeye hevesli olmadığım bir de aktör vardı. Aktör olduğunu kendi söyledi, hatta kendinden o kadar emindi ki mikrofon uzatıldığında "benim sesim duyulur" diyerek reddetti. O Allah vergisi gür sesini mikrofonla lekelemek istemedi büyük olasılıkla. Sordukları soruların da ipe sapa gelir yanı yoktu zaten, laf kalabalığı. Yanımda oturan kızın sorduğu soruyu ise ilk kez söz alan öğretmen cevaplamak istedi ama oralı olmadı kimse. Hasılı oldukça eğlenceli söyleşiden sonra yemek yemeye gittik.




Günün 2. gösterimi "Zor Bir Karar/Biryareke Zor" isimli Ender Özkahraman'ın yazıp yönettiği bir filmdi. Çoğunlukla Kürtçe, kısmen Türkçe olan filmin ana teması Hakkari'de babası ve abisi ile yaşayan Eylem'in burnundan hiç memnun olmaması ve onu estetik ameliyatla düzelttirmek için türlü çareler araması idi. Diğer önemli konu da küçük çayocağını büyütmek için tefeciden para alan ve bu nedenle başını derde sokan abinin sıkıntıları idi. Salondan ayrılmalara, yer yer homurtulara sebep olsa da filmde ara ara evin TV'sinden yükselen haberler dışında politik bir gönderme yoktu. En büyük derdimiz burun ve abinin tefeciden aldığı paraydı. Anlamadığım nokta ise kızın burnunun ebadını ayna yerine yıkadığı tencerelerde görmeye çalışmasıydı. İzlenebilir düzeyde bir filmdi ama izlemezseniz de çok bir şey kaybetmezdiniz. 


Film sonrası yine söyleşi vardı ama bu defaki seansımın saati erken olduğu için katılmadım. Biraz hava alıp, Sinema-TV bölümünde asistan bir genç kadının festival ile ilgili anket sorularını cevapladıktan sonra üçüncü filmi izlemek için salonda yerimi aldım. Bu seferki yarışma filmi değil "Ustalara Saygı" kuşağından Danis Tanovic'in 2010 yapımı "Güzel Bir Hayat Düşlerken/Cirkus Columbia" isimli yapımı idi. 20 yıl kaldığı almanya'dan savaş sonrası Bosna-Hersek'in küçük bir köyüne dönen Divko'nun evi, köyü ve yaşamı ile ilgili büyük hayalleri vardır ama işler beklediği gibi yürümez. Akıcı, düşündürücü, keyifli bir filmdi. Daha önce de Antalya'daki  Uluslararası Yarışma'da En iyi Film ödülünü almış.


Sinema çıkışı yağmur bulutları dağılmış, gökyüzü berraklaşmış, hafiften bir rüzgar çıkmıştı. Yarın yine 3 film izlemek üzere festival nöbetine devam...


24 Ekim 2017 Salı

FESTİVAL 2

Festivalde ikinci günümüzdü bugün, üç film, bir söyleşi izledik. Bugün teknik arıza yoktu ama festival coşkusu da yoktu, ruh uçmuş. Sabah seansları sabah ezanından hemen sonra olduğu için müşterisi pek fazla olmuyor, en kalabalık olanı 13.30. Öğleden sonra seanslarını büyük salonda izlediğimiz için nisbeten rahat oluyor. Akşamki açık hava ne durumdadır, fikrim de, izlemeye niyetim de yok. Zaten bugün yağmur yağdı, içeriye taşınmıştır. Ortalıkta bir oyuncu falan da ben görmedim henüz, vardıysa da saklanıyor olsa gerek. Neyse zaten bizim derdimiz mümkün olduğunca çok film izlemek. Bu sabahın filmi aslında kafamda biraz "acaba?" şüphesiyle girdiğim Fransız yapımı "Le Redoutable" idi. Fakat iyi ki izlemişim, son derece zekice planlanmış, çok eğlenceli bir filmdi, çok güldüm. Ünlü yönetmen Jean-Luc Goddard'ın yaşamından ve 68 yılı Fransa'sından kesitler sunan filmi birkaç yıl önce "The Artist" filmiyle Oscar alan Michel Hazanavicius yönetmiş. Film sonrası yönetmenle yapılan söyleşiye de katıldık.





Alelacele yediğimiz yemeğin ardından Gürcistan yapımı "Scary Mother/Anne" isimli filmde aldık soluğu. Pek tekinsiz, pek karanlık geldi, sevemedim. 50'li yaşlarından sonra bir roman yazmaya çalışan ve o güne kadar yaşadığı tüm mutsuzlukları neredeyse pornografik bir biçimde yazdıklarına yansıtan, psikolojik sorunları olan Manana'nın öyküsü idi "Anne". Sevdim desem yalan olur. Film sonrası yine söyleşi vardı, anne rolünde oynayan Nato Murvanidze katılmıştı söyleşiye, lakin değir filme yetişecektik, fazla kalamadık.



Günün son filmi yarışma filmi değil, özel gösterimdi. 2002 yılında çevrilmiş ödüllü bir Filistin filmi olan "Kutsal Direniş". Ari Suleiman'ın yönettiği film ilginç sahneleriyle dikkat çekiyordu. İsrail işgali altındaki Filistin'e odaklanarak savaşın anlamsızlığı bir kara komedi olarak sunulmuş. Bazı sahnelerini sevsem de fazla adapte olamadım. Afişte de göründüğü gibi şişirilen balonun üstündeki Yaser Arafat'ın Filistin-Kudüs sınırından uçarak Mescid-i Aksa üzerine konması filmin en dikkat çekici sahnelerinden biriydi. 


Salonda önümüzde oturan amca film boyunca yanında getirdiği nevaleyi sakin sakin yedi, çöplerini poşete doldurdu, ondan sonra da gönül rahatlığıyla filmi izlemeye devam etti. Arkamızda oturan bir kadınsa heyecandan mı, karanlıktan mı nedir, koltuktan düştü, neyse ki toparlayıp kaldırdılar, bir yanına bir şey olmadı. Zaten neredeye gitsek paratoner gibi tüm tuhaflıkları çekeriz üstümüze. 

Yarın görüşmek üzere...

23 Ekim 2017 Pazartesi

FESTİVAL 1

Evet dostlar, manyakça film izleyip çatlama haftası geldi.

Valla ne olur ne olmaz diye akşamdan saati kurdum, zira ilk seans 9.00'da başlıyordu. En erken gittiğim film sabah 10.00'daki Kadınlar Matinesi idi ve ben o zaman ilkokulda idim, hesabedin artık. O rekoru bile kırdık, hangi aklıevvel belirlediyse bu saati. Belirleyen aklıevvel belirlemiş de gidecek aklıevvel de bilet almış. Sabahın köründe, kargalar türdaşlarını kahvaltıya çağırırken kalktım. Acil bir tost yapıp çay falan demlemeyip adeta çiğnemeden yuttum, giyindim, makyaj yaptım o saatte. Makyaj dediysem gözlerime kalem çekip ruj sürdüm. Evet yine yeri geldi, kendimle ilgili itiraf: Çok acil durumlar dışında göz kalemi kullanmadan dışarı çıkmam. Çıkarsam Gülürüz Sururi kızar, benim karizmamı da yerle bir ettin diye :) Çantama film izleme materyallerimi-uzak gözlüğü, hırka, biletler, festival programı, su, pastil-atıp yola çıktım. Her zamanki gibi erken gelmişim, evde içemediğim çayı yan taraftaki cafede içtim, o arada benim eküri geldi, "İnsan Seli" isimli filmi izlemek için salonun kapısına gittik ki ne deseler beğenirsiniz? Teknik arıza nedeniyle film gösterimi iptal. Artık teknik arıza mı, başka bir sebep mi bilemiyorum ama çok kızdık. Daha ilk günden çuvallayan bir organizasyon. 

Öğlen seansına kadar bir dünya vakit var, evlere dönmek hem yorucu, hem zaman alıcı, iyisi mi parkta vakit geçirelim dedik ve Kır Kahvesine gittik çay içmeye. Antalya'ya değil ama Kır Kahvesi'ne sonbahar gelmiş:





Vakit öğleye yaklaşırken yine park içindeki gözlemecide karnımızı doyurduk, kahvelerimizi de yan taraftaki cafede içip sonunda kapılarını açan salona girdik, bu defa teknik arıza yoktu. Ha bir de gişeye gidip sırf gıcıklık olsun diye izleyemediğimiz filmin biletlerini iade edip paramızı geri aldık, 3 (yazıyla üç) lira. Yok öyle sabahın köründe getirip sonra da teknik arıza demek, söke söke alırız paramızı :)

Filmin adı "Radiance/Aşkın Gözü" idi, bir Japon yapımı. Görme engellilere film anlatımı yapan bir genç kızla sonradan gözlerini kaybetmiş bir fotoğrafçının öyküsü. Sakin ama güzel bir filmdi, oldukça değişik bir konuyu işlemişti. 


Diğer film ise Bosnalı kadın yönetmen Aida Begiç'in senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı "Bırakma Beni" idi. Suriyeli mülteci çocukların iç burkan dramını onların gözünden anlatan bir yapımdı. Rol alan çocukların hepsi Suriyeli mülteci çocuklardı ve çok doğal, çok güzel bir oyunculuk sergilemişlerdi. Sarsıcı bir filmdi, izlemenizi tavsiye ederim. Salondan herkes vahlanarak çıktı ama yarın sokakta mendil satan ya da dilenen bir Suriyeli çocuğa rastlasalar nasıl tepki verirler onu bilemeyeceğim. 



Festivalin üçüncü günü ve her zamankinden sönük geçiyor, ben hiçbir ünlüye rastlamadım bugün ve öyle heyecanlı bir kalabalık da yoktu geçen yıllardaki gibi. Bakalım ilerleyen günler ne gösterecek. 

Bugünlük bu kadar, yarın planda 3 film var ama organizasyonun hışmına uğrar mıyız bilemeyeceğim.

22 Ekim 2017 Pazar

PAZAR

Aslında gün bitti neredeyse ama yazma kararı aldık ya aksatmadan, görevimi yapayım da öğretmen tek ayak üstünde tahtaya dikmesin.

Dünkü bale muhteşemdi, tam anlamıyla görsel ve işitsel bir şölendi, adeta nefesimi tutarak izledim. Haliyle fotoğraf çekemedim, basına yansımış bir fotoğraf da bulamadım, o yüzden paylaşamıyorum ama nasıl emek verilerek sahnelenmiş bir gösterimdi anlatamam. Afife balesine nerede denk gelirseniz izleyiniz lütfen, hem müzikler, hem danslar şahaneydi, ruhum arınmış bir halde çıktım salondan. Sanat olmasa bu dünyaya tahammül edilmez. 

Az evvel kendimi "Bienali izlesem ya, bienali izlesem ya, ben hiç bienale gidemedim" derken yakaladım. Evet Graliçamın son şalanjına istinaden kendimle ilgili bir ipucu daha vereyim, arasıra kendi kendime konuşurum böyle.  Giderek anneanneme benziyorum galiba, o da böyle konuşurdu kendi kendine. Ölümünden 2-3 yıl önce son defa Antalya'ya gelmişti, parka gezmeye gittik. Her zamanki tarzıyla ellerini arkadan bağlamış, önden önden yürüyor, bir taraftan da kendi kendine sayıyordu: "Antalya'yı gördüm, İzmir'i gördüm, İstanbul'u gördüm, Marmaris'i gördüm, Anamur'u gördüm, Amasra'yı gördüm, Fethiye'yi gördüm, Erdek? Erdeği görmedim, Erdeği görsem ya, bak Erdeği görmedim". Kendimi benzetmekte haksız mıyım, Erdeği göremeden öldü garibim. Umarım bana bienal sağlığımda kısmet olur :)

Öğleden sonra kuzenimle Kaleiçi'nde aşağıdaki mekanda buluştuk. Kendisi Opera'da keman sanatçısı, bize birkaç parça çalıp kulağımızın pasını aldı, sonra da yemeğe gittik birlikte. 


Yarın film festivali başlıyor. Aslında ruhunu kaybetmiş bir festival, önce adı değişti, ardından ulusal yarışma kaldırıldı. Bu yıl uygulamalar da farklı, salonlar değişmiş, biletler numarasız, elimizde açıklamalı bir kitapçık yok henüz, filmlerin başlama saati saçma sapan (sabahın 9.00'unda film mi olur Allahaşkına), sanatçı katılımının yetersiz olduğu kanısındayım ama meraklısı için Necatibey Şaşmaz var. Bugün filmi neredeyse boş koltuklara oynamış, o da terkedip gitmiş salonu. Yine de yarın "ya kısmet" deyip başlayacağım film koşturmacasına. Tüm Uluslararası Yarışma filmlerine bilet aldım. Yarın deneyip göreceğiz ne durumdadır revize edilmiş festivalimiz. 

Saat gecenin 22.00'si. Açık pencereden bir erkek sesi geliyor, ya biriyle kavga ediyor ya da telefonla konuşuyor en az yarım saattir. Balkona çıkıp baktım ama kendisini göremedim, zula bir yerde anlaşılan ama tüm yaşam öyküsüne vakıf olmak üzereyim. Bir borç-alacak mevzusu sözkonusu, daha da uzar bu konuşma. 

Şimdi biraz kitap okumam ve sabah 9.00 seansına yetişebilmek için erken yatmam gerekli. Sizlere iyi geceler ve sendromsuz bir pazartesi diliyorum...

21 Ekim 2017 Cumartesi

CUMARTESİ

Yine cumartesi oldu, ne çabuk oldu, çalışıyor olsam bu kadar çabuk gelmezdi körolmayasıca...

Sabah nisbeten erken uyandım, kendimi duşa attım. Durduğu yerde 12 saatte bir yağlanan ve her yıl  tepeden tepeden biraz daha seyrelen saçlarımla (buyrun kendim hakkında bilgi) kavga ede ede tarayıp kuruttum. Saç kurutma makinesinden nefret ediyorum, genellikle kendi haline bırakıyorum ama bu defa da nevazil oluyorum. Ay nevazil ne güzel bir hastalık adı, naftalin kokuyor ve nostaljik bir tadı var. Kendimi büyükannem gibi hissediyorum nevazil deyince. Sonra kahvaltı ettim, dün bütün peynir stoklarımı fullediğim için keyifli bir kahvaltı oldu, dünyada beyaz peynirden daha güzel bir gıda yok. 

Kahvaltının ardından çarşaf ve yastık kılıflarını söktüm, havluları toparladım, hepsini makineye tıktım ve çalıştırdım. Yarın temizlikçi geleceğini düşündüğüm için bir yandan da banyoda özellikle ilgilenilmesi gereken yerleri kafamdan sıraya koyuyordum ki çok geçmeden bunun nafile bir uğraş olduğu anlaşıldı. Temizlikçi kendini haftaya erteledi. Ben de işleri haftaya erteledim, zaten önümüzdeki hafta festival var ve bünyeyi 7. sanata adayacağım. Sonra mutfağa girdim, maalesef açlık ertelenemeyen bir şey ve yemek yapılması lazım. Önce kurufasulye, ardından şehriyeli pilav pişirdim ve son olarak patlıcan oturttum. Çok pis oturturum, pişirmeme bile gerek yok kaşlarımı çattım mı oturuyorlar. Az önce tadına baktım ama yeterince korkutamamışım, kızartmadığım için arzu ettiğim tadı bulamadım, eh patlıcanın intikamı. 

Yemekler pişerken makine öttü, "anladık, bittin" dedim, yine öttü. "Geliyorum, kes sesini" dedim, ötmeye devam etti. Mecburen gidip çıkardım çamaşırları, götürüp astım. Bu arada iki mandal üçüncü kattan atlamak suretiyle intihar etti. Çok fazla iş yaptığıma kanaat getirmiş oturmaya niyetleniyordum ki bu defa bulaşık makinesi sustu. Hatırı kalmasın deyip onu da boşalttım, e yoruldum ama lakin yatağa yeni çarşaflar sermek lazım, yoksa tam yatarken bu işlem çok sinir bozucu ve uyku kaçırıcı oluyor. Kendime "aslansın, kaplansın" diye gaz verip harekete geçtim. Sermeyi düşündüğüm çarşafı iki saat aradıktan sonra ütüleneceklerin yığınında buldum. Çekip aldım, çarşaf ütülemek niye kardeşim, ser gitsin. Tam "bugünlük yeter" diyecekken zil çaldı. Hafta sonu olduğu için hiç beklemiyordum ama kargom geldi, pek sevindim. İçinden kitaplarım çıktı. Kaptım birini baştan sona inceledim, hatta başkası yazmış gibi biraz da okudum :)

Şimdi de oturdum bilgisayarın başına yazıyorum. Caddeden korna ve davul-zurna sesleri, tepeden de helikopter gürültüsü geliyor. Muhtemel ki festival korteji geçiyor. Bu yıl kortej katılımcıları arasında hidayete ermiş Necila Naazır ile kurtların efendisi Neciati Şaşşmaz var. Ayrıca  çok sayıda adını sanını duymadığım dizi oyuncusu ile beleş tatil ve konaklama baldan tatlı, festival çok güzel, şiş kebap ve havuz şahane, var ben gelmek her yıl Antalya'ya tarzı ünlümsüler mevcut. Bu yıldız yağmuruyla ıslanmayayım diye kendimi kortejden mahrum bıraktım. Çok şey kaçırmış sayılmam herhalde. Bana filmlerle gelin efendim. 

Korteji izlemeyerek sakatladığım sanatsal yanımı akşam Afife balesini izleyerek onarmayı düşünüyorum. O zamana kadar gidip Meryl Streep'in hayatına dahil olayım...


20 Ekim 2017 Cuma

OLAN-BİTEN

Şimdi bir hızla 21 gün yazdık ya, bundan sonrasını savsaklamayalım diyoruz. Kraliçemiz Marimiz yeni bir şalanj da başlattı malum, her gün kendimizle ilgili bir bilgi yazacağız ama kısa ama uzun. Hoş burada hep kendimizden bahsediyoruz zaten ama daha özel bir şeyleri mi kastetti kraliçem yoksa yazmak için bahane mi olsun dedi bilemem artık. 

Bugün ne yaptın derseniz aslında hiçbir şey diye cevap versem yalan olmaz. Şöyle bir düşüneyim bakayım:

-Evde beyaz peynir kalmamış ki bu benim için kahvaltı açısından bir felakettir, önüme kuş sütü de koysanız o kahvaltıyı kahvaltıdan saymam, bir çatal da olsa beyaz peynir yemem lazım (işte bu kendimle ilgili bir bilgi, sayılır di mi :). Dolabın dibine saklanmış yarım paket hellim peyniri buldum ve hiç olmazsa rengi tutuyor diyerek kızartıp yedim mecburen. 

-Bilgisayarın başına oturdum sonra, blogları taradım, twittere bakıp asabımı bozdum, instagrama girip yurtdışından selam yollayanlara imrendim (kıskanmadım, imrendim, sefaları olsun, içlerine sinsin).

-Facebook'ta kitabımın tanıtım resmini paylaşan arkadaşlara teşekkür notları yazdım ama asıl orada yazamadığım kadar mutlu oldum. Bir arkadaşın yaptığı güzel bir şeye sevinmek, paylaşmak benim için çok önemlidir. Herkes kötü günü paylaşır, iyi günü, güzel şeyleri aynı duygularla paylaşmak bence daha belirleyicidir dostluklar açısından. 

-Birkaç telefon konuşması yaptım, epey vaktimi aldı, WhatsApp'da biraz laklak yazışması yaptım ve geleneksel olarak günlük şekerlerimi patlattım. 

-Sonra peynir almaya gittim, peynir bu ihmale gelmez, yarın kahvaltıda ağlarım sonra :) Peynir diye girdiğin marketten meyve, makarna, et, yoğurt ve de mantı ilavesiyle çıkarsan söylene söylene eve gelirsin tabii ki. Neyse ki kapıda yiğene rastladım, poşetleri eve kadar çıkardı. 

-Ve günün en güzel haberi, kitap raflara çıktı. Henüz her kitapçıya ulaşmamış olsa da yakında gider. Ayrıca tüm kitap sitelerinden sipariş verilebiliyor. Benim henüz elime geçmedi, sabah kargoya verilmiş, en kısa zamanda görmeyi umut ediyorum. Aşağıdaki fotoğrafı kızkardeş yolladı, bizzat yayınevine uğrayıp almış, benim bebek doğar doğmaz parka gitmiş :)



19 Ekim 2017 Perşembe

SERGİLERDEN

"Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur
Gülümse..."

Şehre film değil filmler haftaya gelecek, bu hafta sergi geldi. Biz de Ankara'dan gelen arkadaşımla gezdik sergiyi. İklim zaten Akdeniz'di ve gülümsemek için her şey mevcuttu.  Haydi birlikte gezelim, siz de gülümseyin:

Serginin adı "Elinde Işık Parçaları/Türk Resminin Paris Macerası". Abidin Dino, Fikret Mualla, Avni Arbaş, Nejad Devrim, Mübin Orhon, Selim Turan ve Ahmet Bitran'ın resimleri sergilenmekte idi ATSO Kültür Sanat'ta.


 

 Avni Arbaş


 

Abidin Dino


Fikret Mualla


Nejad Devrim


Mübin Orhon


Hakkı Anlı


Albert Bitran


Selim Turan

Sergiyi gezip kafeteryasında kahvelerimizi de içtikten sonra Kaleiçi'ne inmeye karar verdik, ben de aylardır inmemiştim, özlemişim. Hava bildiğin yazdı, asansörle indik ve sonra Mermerli'ye oturup güzel bir sohbet yaptık aşağıdaki manzaralara bakarak:



Ne diyeyim, en kötü günümüz böyle olsun...

18 Ekim 2017 Çarşamba

GÜN 21

Ne çabuk geçti 21 gün, ne çabuk bitti Graliçamın şalanjı. Ama durun yeni bir şalanjımız var, Graliçam sevdi bu işi, der ki: Tıklayın. Tıklamaya üşendiyseniz kısaca yazayım, her gün kendimizle ilgili bir bilgi yazacağız ama kısa, ama uzun. Maksat blogların şanı yürüsün, hareketlilik devam etsin. Haydi bakalım ya kısmet. 

Efendim, şalanjımızın son yazısına önemli bir işi yerine getirdiğimi söyleyerek başlayayım. Paldır küldür yaptığım kahvaltıdan sonra hemen hazırlanıp festival biletlerinin satıldığı AKM binasına doğru yola koyuldum. Her ne kadar festivalin tadı biraz kaçtı, adı değişti, ulusal yarışma kaldırıldı ise de yine de yılın bu zamanında salondan salona koşup ardarda film izlemek alışkanlık yaptı, vazgeçemiyoruz. Bu yıl film sayısı da, salon sayısı da azaltılmış. Eskiden numaralı bilet alarak izlediğimiz ve alıştığımız AVM salonlarında gösterim yok. Tüm gösterimler Kültür Merkezi'nin iki salonunda-ki çoğunlukla küçük salonda-bir de henüz yerini saptayamadığım park içi açık hava tiyatrosunda. Pardon mutfak temalı birkaç film de yine parkın içindeki meşhur bir restoranda, bak bunu cidden merak ediyorum ne menem bir şey olacak. Ben yarışmaya katılan tüm filmler için bilet aldım, önceki yıllarda da daha sonra görebilme olasılığımız olduğu için ulusal yarışmaya katılan yerli filmlerden ziyade gişesi olmayan yabancı filmlere itibar ederdik. Bu yıl zaten seçeneğimiz yok, ne varsa onu izleyeceğiz. Toplamda 15 film izlemeyi planlayıp ona göre bilet aldım ama süreç içinde fikrim değişebilir. Bilet fiyatları makul, hatta ucuz. İndirimsiz 5, emekli-öğrenci-öğretmen için de 3 lira. Buraya kadar güzel de yerlerin numarasız oluşu biraz sıkıntılı. Erken gidip kapı önünde uzayan bir kuyruğa girmek gerekiyor. Eh, hamama giren terler deyip buna da katlanacağız. Haftaya pazartesiden itibaren mesaim başlıyor, şimdiden hayırlı olsun. 

Bilet almam biraz sıkıntılı oldu, ilk gün olduğu için sistemde aksaklıklar meydana geliyor, biletlerin hazırlanması zaman alıyor. Tüm festival süresince izleyeceklerimin biletlerini toptan aldığım için epeyce bekledim. Liste yapıp gitmeme rağmen önce eksik verildi biletler, sonra tekrar girildi sisteme derken uzadı da uzadı. Sonunda elime alınca kontrol etmek amaçlı hemen dışarıdaki cafeye oturdum. Bir kahve söyleyip listemle biletleri karşılaştırdım, sorun yoktu. Kahvemi içtim, biletlerimi toparladım ve otobüse atlayıp eve döndüm. Bir kahve daha yapıp "Juana Ines" isimli dizinin 2. bölümünü izledim. Juana Ines gerçek bir kişilik, 1600'lü yıllarda Meksika'da yaşamış bir kadın. Gayrımeşru bir çocuk ama kendini müthiş geliştirmiş, 3 yaşında okumayı öğrenmiş, daha ileriki yıllarda 5 dil konuşmaya başlamış, bilgisiyle sınanıp valinin kızına öğretmenlik yapıyor ama engizisyon rahibi kıza takıyor kafayı ve onu zorla ve hileyle bir manastıra rahibe olarak yolluyor. Henüz dizide bu safhadayım ama kadının hayat hikayesini araştırdığımda manastırda dahi okuyup kendini geliştirdiğini, büyük bir kütüphaneye sahip olduğunu ama engizisyonun kendisiyle uğraşmaktan vazgeçmediğini öğrendim. 40'lı yaşlarında vebadan ölüyor, şu anda Meksika'da bazı banknotların üstünde resmi varmış. İlgiyle izliyorum. 

Juana Ines'i manastırdaki dertleriyle başbaşa bırakıp kargo yollamak üzere tekrar çıktım evden, köşedeki PTT şubesine uğrayıp kargoyu postaya verdim. Bir gün önce mangalda közlenen minnak parmağa bakım yaptım, biraz kitap okudum derken akşam oldu. Yemekti, bulaşıktı, şuydu, buydu derken vakit ilerledi. Yazıyı bitirip kitabıma dönmek niyetindeyim. Bu ay verimsiz geçiyor, 3. kitap hala elimde sürünüyor. Gidip hatırını alayım, kırılmasın bana.  Yeni şalanjlarda, yeni yazılarda görüşmek üzere efendim. Bizleri canlandırdığı için Graliçama sonsuz teşekkür. 


Günün fotoğrafı festivale hazırlanan Cam Piramit'ten