.

.
.

16 Aralık 2017 Cumartesi

HAFTA SONU YAZISI

Yılın son iki ayında sinema salonunda film izleme katsayımızda önemli bir artış oldu, haftada bir, hatta bazen iki filmle kendi rekorumuzu kırmış bulunuyoruz. Dün sabah da vizyona yeni giren bir şey var mıdır diye kurcalarken en ilginç seçenek "The Party" olarak göründü gözüme, haydi bakalım düştük yola. 


İngiliz yapımı, siyah-beyaz çekilmiş, tuhaf karakterlerin yer aldığı, kendi de tuhaf bir filmdi "The Party". Oyuncular gerçekten mi sevimsiz, yoksa film için özel olarak mı sevimsizleştirilmişti bilemedim. Tanıtımında dram-komedi olarak geçiyor ama ne ağlamak, ne de gülmek geldi içimden. Film bir saatten biraz fazla sürüyor, zaten filme konu olan olayın süresi de o kadar, tek mekan, afişte görülen kadar karakter. Filmden ziyade tiyatro oyununa yakışan bir konu, bol dialog, az aksiyon. Afişte beyaz ceketli, sevimsiz kocasının omzuna elini atmış olan kişi Janet. İngiliz muhalefet partisinin gölge kabinesine sağlık bakanı olarak atanmış ve bunu kutlamak için evinde en yakın arkadaşlarına parti hazırlığı içindedir. Film başladığında onu mutfakta, bir yandan kutlama telefonlarına cevap verir, bir yandan yiyecek bir şeyler hazırlarken görürüz. Saçı-sakalı birbirine karışmış kocası Bill ise salonda yarı ölü bir vaziyette oturmuş pikaba koyduğu plakları dinlemektedir. Derken ardarda kapı çalınır, önce sarışın April ve kocası yaşam koçu Gottfried, ardından lezbiyen bir çift olan Martha ile Jinny gelir. Herkesin vermek istediği bir sürpriz haber vardır ama güzel Marianne ile yakışıklı kocası bankacı Tom beklenmektedir. Çok geçmeden kapıda perişan bir halde Tom belirir ve Marianne'ın gecikeceğini söyler ama tavırları çok tuhaftır. Kendini banyoya kapatır, gizliden kokain çeker, kolunun altındaki kemerde duran tabancayı kararsız hareketlerle kontrol eder, bir nevi sarhoş gibidir. Tüm bunlar olup biterken Jinny üçüz bebeklere hamile olduğunu açıklar, tüp bebek yoluyla hamile kalmıştır, sürekli midesi bulanır. Banyoya bir o, bir Tom dalıp dalıp çıkarlar. Yaşam koçu Gottfried yarı ölü durumda koltuğa yayılmış Bill'e hayat dersleri verip bu kadar güzel bir kadının kocası olduğu için çok mutlu olduğunu açıklarken, karısı April mutfakta Janet'e boşanmak istediğini söylemektedir. Janet ise sevgilisinden gelen telefon mesajlarına cevap yazmaktan April'e pek kulak vermez. Derken tam şampanya servisi yapılacağı sırada Bill ölümcül bir hastalığa yakalandığını, çok az ömrü kaldığını açıklar. Tüm ilgi bir anda Bill'e yönelir, kutlamanın amacı sapar, olay yasa dönüşür, Janet sevgilisine mesaj atıp kocasının ölmek üzere olduğunu, ilişkiyi bitirmek istediğini bildirir. Derken Tom odaya dalıp ikinci bombayı patlatır, karısı Marianne ile Bill'in arasında iki yıldır süren bir ilişki vardır. Kocasına üzülüp sevgilisinden ayrılmayı planlayan Janet çıldırır, az evvel ömrünü adamaya karar verdiği adamı tokatlamaya başlar. O sırada geçmiş deşilirken Bill ile Martha arasındaki eski ilişki ortaya çıkar, Jinny çıldırıp doğurmaktan vazgeçmeye kalkar. Tüm bunlara şahit olan April ile Gottfried boşanmaktan cayar. Ayyyyy, içiniz şişti değil mi, halbuki daha olayların devamı ve sürprizli bir sonu vardı ama ben bile sıkıldım yahu. Bereket filmin süresi kısaydı da hepten bunalmadık. Toplam 8 kişiydik zaten izleyen, kimse gülmedi ama telefonunu kurcalayan vardı. Önümdeki sırada oturan çiftin erkek olanı da bacaklarını öndeki koltuğa uzatarak milletin kafasının değdiği yere koca postallarının izini çıkardı, salon babasının çiftliğe ya normaldir. Sonuçta bunalmış halde çıktık salondan. Yemek yemeğe gitmeden önce tuvalete uğradım, tuvaletler berbat durumdaydı, temizlikçi kadınla ayaküstü insanların pisliği üzerine küçük bir dedikodu yaptık, zaten postallı herife bilenmiştim. Tam çıkarken dağ adamı Yeti gibi bol kıllı bir arkadaş tuvalete doğru hamle etti, uyarmasam kadınlar tuvaletine dalıp mahcup olacaktı. İnsanlık namına olumlu bir puan almış oldum böylece 😀

Yemek katında parıltıdan gözlerim yandı. Tipleri İran ya da Pakistanlıya benzeyen ve o tarz bir dil konuşan birtakım kadınların hepsinin giysileri istisnasız pullu ve payetli idi. Hele yanımdaki masada yemek yiyen birinin ayakkabıları simli, kot pantolonu inci işlemeli, hırkasının kolları silme payetli, bandanası dore ve elindeki telefonun ayı şeklindeki kılıfının kulakları da parlak taşlarla kaplıydı. Tepeden vuran ışıkla kristal avize gibi parlamaktaydı maşallah.  Işıl ışıl yedik yemeğimizi. Yemek sonrası eşim terasta sigarasını tellendirirken ben de D&R'da ne var ne yok bakmaya gittim. Çok Satanlar rafında şunlar vardı:


Öyle sanıyorum ki kitap kapaklarında panda kullanmak moda ya da yayınevi sahibi panda seviyor. Ç.ağrı Taner isimli arkadaşımızın yazdığı "Hüzünlü Bir Ponçik" ile C.aner Yaman arkadaşımızın yazdığı "Güzel Kaybettik" isimli yüksek edebiyat ürünü eserlere pandalı kapaklar uygun görülmüştü. Çok satanlar rafını onurlandırdıklarını görünce merak edip karıştırdım, içinde panda yoktu şükür, ergen hatıra defteri kıvamındaydı, bıraktım yerine "Hayırlı olsun" diyerek. Ne söyleyim ki, yayınevi kendine söylemiş zaten "Hayy Kitap!" "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ne duyulan bu ani ilgi de bir garip, hatırladığım kadarıyla orta son ya da lise birde okumuştum kendisini, şimdi kimler okuyor ki?


Bu da diğer çok satanlar rafı, Ayşe Kulin ile Dan Brown'u anladık da "Beni Neden Sevmedin" ne yav, o da bir "Hayy Kitap". Bilen var mı, bu yayınevi Doğan Yayıncılık'ın yan ürünü falan mı? Onca telefon, onca istek, hatta onca didişmeye rağmen benim kitabımı getirme zahmetine katlanmadılar ama Pandalar , Hüzünlü Ponçikler ve Hayy Kitap, peh! Ver coşkuyu 😀

Az evvel kuaförden geldim, saçımı boyatma işkencesinden. Saçlarının rengi açılmaktan yanıp bulaşık teline dönmüş esmer kadınlar vardı, onların yanında çikolata kahveye boyanan saçlarımla pek sıradan kaldım (!). O kadınlardan biri diğerine "Hayat çok üzülecek kadar uzun değil" dedi. Günlük aforizmamı aldıktan sonra markete uğradım, reyonlar arasında dolaşırken adamın biri indirime girdiği için ayçiçek yağı almamı tavsiye etti, görevli falan değil, müşteri. "Ayçiçek yağı kullanmıyorum" diyerek ilerliyordum, kızartmada kullandığını belirtti. "Kızartma yapmıyoruz biz" dedim, "Biz de çocuklara yapıyoruz" dedi. "Bizde küçük çocuk yok efendim" diyerek uzaklaşmak için hamle yaptım, patatesi haşlayarak yediğini söyledi, küçük küçük patatesleri haşlıyor ve bir lokmada yutuyormuş, söylemedi bir de dramatize etti, elleriyle patates tutar gibi yapıp ağzını açarak. Allahım yarabbim, niye bana yolluyorsun bu meczupları, paratoner miyim neyim, çekiyor muyum, kişt kişt, açılın yahu...

Ooo bir sürü yazmışım, gidiyorum ben, yarın yazmam artık, iki günlük olsun bu yazı, idare edin. Haydi bakalım, şapşallara denk gelmediğiniz hafta sonları geçirin...


14 Aralık 2017 Perşembe

ÜÇ OTOBÜS-ÜÇ HAYAT

Dün acaip yoğun bir gün geçirdim. Koşturdum durdum, planladıklarımı yaptım, planlamadıklarımı yaptım, hatta hiç aklımda olmayanları bile yaptım. Öğle öncesi rutin evsel faaliyetleri halledip mutfaktan da hane halkı için etli, nohutlu patates, kendim için azıcık yağlı yavan kabak pişirerek çıktığımda günün ikinci yarısına hazır hale gelmiştim. Alelacele yavan kabağı iki kaşık yoğurt eşliğinde yedim, son derece tatsızdı, yoğurt bile tatsızlığını gideremedi, dolapta epeydir bekleyen kabaklar da hafiften acımıştı, ben de bunu yemek zorunda olduğum için kendime acıdım. Diyet iyi bir şey değil arkadaşlar, kesin bilgi 😀 Sonrasında da giyinip çıktım. Akşama kadar üç farklı otobüse binip üç farklı hayata ister istemez şahitlik ettim. 

İlk bindiğim ve şoförün arkasındaki yerlerden birine oturduğum otobüste koridorun yanındaki koltukta sırt çantasının yan tarafına küçük bir su şişesi koymuş, çantayı da omuzuna sıkı sıkı yerleştirmiş minnacık bir nine oturuyordu. Otobüs de bir önceki gün bindiğim, şoförün telefondaki muhatabına tavuk çorbası ısmarlamak için ısrarcı olduğu otobüstü. Bugün nedense sessizdi, tavuk çorbası içilmişti sanırım. Her neyse ninecik yanındaki sıkıldığı yüz hatlarından ayan-beyan belli olan orta yaşlardaki kadına bir şeyler anlatıyordu. O kadar yüksek sesle anlatıyordu ki dinlemek için özel bir gayret sarfetmeye gerek yoktu. Ninenin torunu ilkokula gidiyormuş ve sınıfından bir çocuk sürekli kalemlerini çalıyormuş, bilemem artık, ben ninenin yalancısıyım. Çocuğun günahını almayayım. Bir, üç, beş bu böyle devam etmiş durmuş, nine kalem almaktan bıkmış. Hem de mesarifmiş haliyle. Sonunda çözümü okula gidip çocukla bizzat konuşmakta bulmuş. Öğretmenlerin çay saatinde yaveşcik sınıfa girmiş, endee ("Endee" Antalya yerel lehçesinde "o" anlamına gelen bir işaret sıfatıdır efendim, çok kullanılır, bir de "endire" vardır, o da "orada" demektir, bilgilendirmiş olayım) çocuğun yanına varmış. "Bana bak çocuk" demiş, "sen utenmeyon mu arkadaşlarının galemleeni çalmaya?". "Ne çalması be" demiş endee çocuk, "bak bi de yalan söylüyo" demiş nine, "Seni var ya, şurecikte geberdirin, afat ölümcüüüne uğraasıca. Nelikle alınıyo o galemlee biliyon mu sen, fakiri var, fukarası var, yetimi var, ööösüzü var, şehit çocuğu var. Oh ne güzel, elleee alsın galemlee, sen topla, babaaan hizmatçısı var". Utanmış, sıkılmış çocuk, belliymiş halinden yalan söylediği, yüzü de kızarmış hem, nine bunu bi dövmüş, gafasına gafasına bi vurmuş, ağlamaya başlamış çocuk. "Ağla ağla" demiş, "elin çocuklarının galemleeeni alırken eyiydi, ağla şimdi". Bi daa dövmüş, bi daa dövmüş. "Bi daaa etcen mi, de bakıyım" demiş, "Valla billa almaacan nine" demiş çocuk, "çıkar bakeem aldığın galemleee de" demiş, çocuk iki-üç kalem çıkarıp vermiş. Nine hocalara görünmeden sıvışmış ordan. O olmuş bi taaa torunun galemleee gaybolmamış. Anaları terbiye etmezse böyle başkaları edermiş. Aslanım nine, torunun hakkını savunman iyi olmuş da keşke elin çocuğunu dövmeseymişin, hoş anlattıklarından en az yüzde elli tenzilat yapmak gerektiği de açık ya neyse. Derken otobüs hastane durağında durdu, ninenin yanındaki kadın içinden "şükür" çekerek inmeye davrandı,  nine bırakmadı öyle kolayca tabii ki: "Hasta mın?" dedi. Başıyla evetledi kadın. "Allah şifa versin" diyerek uğurladı. Neyse ki iki durak sonra nine de indi de yeni bir macera dinlemeden gideceğim yere ulaştım. 

Bindiğim ikinci otobüs birkaç durak sonra oldukça kalabalıklaştı. Tam arkamda çocuk arabalı bir kadın olduğunu şoförün uyarısından anladım, çocuk arabasını katlamadan binmek yasak çünkü ama kadın oralı olmadı. Kafamı çevirip baktığımda kadını göremedim ama arabada oturan 2 yaşlarında, kavruk, kalın camlı gözlükler takan bir çocuk gördüm. Kadını göremesem de biraz sonra yol boyu ensemde yaptığı telefon konuşmasıyla hayatına dahil olacaktım. Anneannesini aradı kadın, sonra ağlamaya başladı. Anladım ki bebekte gelişme geriliği var. İçim cız ederek mecburen dinledim konuşmayı inene kadar. Kadın kah kaderine yandı, kah kaynanasına giydirdi, kah parasızlıktan dem vurdu, sık sık hıçkırıklarla kesilen bir konuşmaydı, bütün otobüs şahit oldu. İneceğim durağa geldiğimde hala konuşuyordu, ninecik olsa yüksek sesle dillendirirdi şifa dileklerini, ben içimden yolladım.

Eve dönmek için bindiğim otobüs en az mesai saati metrobüsü kadar doluydu. Elimdeki ağır poşetlerle dengede durmaya çalışırken bir adamcağız yer verdi, oturabildim. Az sonra arkamda boşalan koltuğa yüzünü görmediğim ama sesinden nerede duysam rahatlıkla tanıyabileceğim bir kadın oturdu.  Zira bindiği andan ben inene kadar sürekli telefonla konuştu. Az-buz değil, trafik yoğunluğunu da sayarsak neredeyse bir saatlik yolculuktu. "Kulağımdan kurudum" derdi annem, aynen öyle oldu. Bu defaki konu işyerinde açık bulunan bir işe eleman arayışı idi. Kimi aradıysa olumlu sonuç alamadı, neredeyse ben talip olacaktım. Fena mı, hem kadın susardı, hem ben boşa geçen emeklilik günlerimi değerlendirirdim, hem de 3-5 kuruş kazanmış olurdum. Son otobüsten indiğimde iyice ambale olmuş durumdaydım, üstelik akşam yemeğine misafir geleceği haberini almıştım. Koşturarak eve ulaştım, apar topar bir şeyler hazırladım. Misafirler geldi, yemekler yendi (benim yavan kabağı yedirmedim tabii ki, o benim kimselere yâr etmem 😀), çaylar içildi, sohbetler edildi. Gecenin sonunda elimde kitabım kendi kapasiteme şaşırarak yatmaya yollandım. Hasan Ali Toptaş'tan gecikmeli bir "Heba" okuması yapıyordum. Kalan sayfaları uykuya geçmeden bitirip kitabı kapattım, kafamda kitabın bıraktığı güzel duygularla sızmışım.

Şimdi müsaadenizle çıkmam lazım, sakin ve tenha otobüs yolculukları diliyorum cümlenize, ben bugün yürüyerek gideceğim...


Bitmeyen sonbahar yapmışlar

12 Aralık 2017 Salı

KUŞBAKIŞI

Delik-deşik bir uyku uyudum dün gece ve sabah uyandığımda "Ben kimim?", "Burası neresi?", "Günlerden ne?" modundaydım. Kafamın içindeki birbirine dolaşmış ıvır-zıvırları yerine oturtmak biraz vakit alsa da sonunda normal halime dönebildim. Evden erken çıktım, arkadaşlarla dışarda kahvaltı yapmayı planlamıştık. Kapıda üst kata yeni taşınan komşuyla karşılaştım. Dizimden dolayı merdivenleri ağır ağır indiğim için kendisine yol verince dizime ne olduğunu sordu. Daha ben "menüsküs yırt..." diyemeden "kilo, kilo, kilo, kilo vermeniz lazım" vaazına başladı. Kendisi pehlivanden hallice olan komşu hanımla daha önceki tüm konuşmalarım, "Hoşgeldiniz, güle güle oturun ve iyi günler"den ibaretti. İkinci görüşmemizde kilolarımı başıma kakıp, dizime neyin iyi geleceği konusunda beni aydınlattığı için buradan özel bir teşekkür gönderiyorum. Ayrıca günlerdir görmediği kişilere ilk rastlaşmada "Nasılsın?" demeden "Çok kilo almışsın" diyen tüm çokbilmişlere de Erbakan lehçesiyle "Hadi ordan! Hadi ordan!" diyorum 😀

Dünyanın tüm kilolarını ve tüm çokbilmiş komşularını göğe savurup kendimi durağa ışınladım. Üzerine muhtemelen minnak bir el tarafından gülen surat çıkartması yapıştırılmış banka oturup otobüsün gelmesini bekledim. Çok bekletmeden geldi, boş yer de vardı, oturdum. Şoför biraz gevezeydi, ineceğim durağa kadar sürekli telefonda konuştu ve karşısındaki kimse ona defalarca tavuk çorbası içirmeyi teklif etti. Teklifine olumlu cevap alamasa gerek ki bir türlü sonuca bağlanmadı tavuk çorbası meselesi. Neredeyse telefonu elime alıp "Kardeşim içecen mi, içmeyecen mi şu çorbayı, söyle sen de kurtul, biz de kurtulalım" diyecektim. İnerken hala tavuk çorbasından bahsediyordu, ne çorbaymış yahu. 

Kahvaltı ettiğimiz mekan küçük ama temiz ve şirin bir yerdi. İki kadın hem hizmet ediyorlardı, hem de ikram ettikleri şeylerin çoğu kendi yaptıkları ürünlerdi. Gayet memnun ayrıldık oradan ve günü devam ettirmek amacıyla sahile kırdık rotayı. Gökyüzünde muhteşem bir bulut gösterisi vardı, denize akan Sarısu çayı üzerindeki yansımayla adeta yere inmişti, bakmalara doyamadık.




Sahilde epeyce oyalanıp seyre ve fotoğraf çekmeye doyduktan sonra teleferiğe binip Tünektepe'ye çıkmaya karar verdik.




Hava çok güzeldi, her yönden manzaraları seyredip çayımızı da içtikten sonra felekten güzel bir gün çalmış olmanın hazzıyla dönüş için tekrar bindik teleferiğe. Aşağıdaki fotoğraflar Tünektepe'den, sonuncu Antalya'nın ne kadar betona kesmiş olduğunun da ıspati:



Ne diyeyim, her gününüz böyle olsun...

11 Aralık 2017 Pazartesi

BUGÜN

İki gün yazmasan "Hani ne oldu?" diyenler, valla izleyici sayısı azaldı, yorum hakgetire, kızıyorum ama kapatacağım blogu haaa!
Şeklinde bir girişle kendimi kıymetlendirdikten sonra gelelim günümüze 😀 Sabah kahvaltının hemen ardından aniden su yüzüne çıkan hamaratlığım tekrar dibe dalmadan ütü masasını kurdum. Yaklaşık bir aydır ütülenmek üzere bekleyen yığını kucaklayıp koltuğun üzerine attım, ütüye en kireçsizinden su naklettim, Netflix'den "The Crown" 2. sezon 8. bölümü ayarladım ve giriştim işe. Kraliçe Elizabet Jackie Kennedy'i sarayda ağırlarken gömlekler, Gana kralı ile dansederken pantolonlar, Jackie'nin dedikodusuna içerlediği için saray yerine Kale'de kabul edip özrü karşısında aldırmasız davranarak çay içerlerken de yastık kılıfları ve çarşafları ütüledim. Geri kalan birkaç parça esnasında 9. bölüm başlamış, kepçe kulak veliaht Charles'ın hangi okula gideceği tartışmaları alıp başını gitmişti ki elimi attığımda ütülenecek bir şey kalmadığını farkettim, üstelik dizlerim ayakta dikilmekten sinyal vermeye başlamıştı ve bir buçuk saati aşkın zaman kuş olup uçmuştu. Ütülediklerimi yerine yerleştirdim, masayı ve ütüyü kaldırdım, elime bir kahve alıp bir süre dinlendim. Sonra da giyinip alışveriş yapmak üzere sokağa çıktım. Tıklım tıklım bir otobüse bindim, neyse ki gideceğim yer uzak değildi. Yürüyerek ilk alışverişimi yapmayı planladığım yere geldiğimde kapı duvardı. Eh, akılsız başın yükünü ayak çeker. Sergi salonunun satış mağazasından bir şey almayı planladıysan bu tür yerlerin Pazartesi günleri kapalı olduğunu hesaplamalısın değil mi Leylak Hanım, bu da sana ders olsun da dizlerine acırım (Ben arada böyle kendimle yabancı biriymiş gibi konuşurum, siz aldırmayın). Neyse "Kader utansın" diyerek diktiğim çantaya fermuar almak üzere şehrin 2. büyük tuhafiye mağazasına daldım, lakin istediğim uzunlukta fermuar yoktu, boşyere merdiven inmiş çıkmış oldum. Fermuar aranmasını beklerken büyüklere hizmet edenin Cennet'te yerinin hazır olduğuna dair bir konuşmaya kulak misafiri oldum, hizmet edilecek bir büyük düşündüm ama elimin altında yoktu valla, kocam olur mu acaba, benden 3 yaş büyük. Aa niye olmasın, dur gidip adama bir kahve yapayım 😀 Neyse mavra bir yana fermuarı alamadan dükkandan çıkıyordum ki Şü.krü Er.baş girdi içeriye. Sehpa için dantel örtü soruyordu, ne yapacaktı bilmem ama yardımcı olamadılar adamcağıza. Nasıl büyük tuhafiyeciyse ne ararsan yok. Bu defa şehrin 1. büyük tuhafiye mağazasına gitmek üzere yürümeye başladım. Sokaklar tıklım tıklımdı, zira hava bahardan kalma gibiydi. Yağmurlu, nemli haftasonundan sonra millet kendini dışarı atmış anlaşılan. Küçücük bir karton kutuya kendini sığdırmaya çalışan sarı kediye nanik yaptım, ardından sahibinin elindeki Milli Piyango biletini yemeye çalışan bir yavru köpeğe selam çaktım, karşımdan yakasına nal gibi Osmanlı rozeti takmış, hardal rengi ceketli, çivit mavisi pantolonlu ve kırmızı kravatlı bir adam geldi. Tiyatro sahnesinden fırlamış gibiydi. Çakma parfümericilerin önünde koku fışkırtmaya çalışan kızları ekarte ettim, yolun ortasına gerilip sohbet edenleri dirsekledim (evet yaptım) sonunda tuhafiyeciye ulaştım. İçerisi dışardan daha kalabalıktı. Sanırsınız tüm Antalya ahalisi dikiş dikip örgü örüyor. Neyse fermuar burada bulundu, uzun bir kasa kuyruğuna girip sıramın gelmesini bekledim, kendimi dışarı attığımda kan ter içinde kalmıştım. Almam gereken bazı hediyeler için girdiğim AVM'de biraz daha yoruldum. Üstelik yemek yemeden çıkmıştım, açlıktan midem, yorgunluktan dizim bar bar bağırırken sonunda kendimi bir taksiye attım. Şükür evdeyim artık. Kaldığım yerden The Crown'a devam, bakalım kepçekulak okulda ne yapacak. Kalın sağlıcakla...


Ay kıyamadım ayol, baktım parkın ağacı iyice yaprak dökmüş, süsleyim bari dedim 😀

10 Aralık 2017 Pazar

HAFTA SONU

Sevimsiz bir hava var dışarda, puslu, ıslak ve her an yağacakmış gibi, en sevmediğimden. Evin içine güneş girmedi mi ısınamıyorum ve ışıyamıyorum. Küstümçiçeği gibi büzülüp oturuyorum. Elimi ve gözümü oyalayacak birtakım faaliyetler var neyse ki. Cuma günü oturup kargonun getirdiği yeni yıl kartlarının bir kısmını yazdım ve postaladım, umarım sorunsuz ulaşır yerlerine. Bana geleceklerdense şüpheliyim, dumanlı postacı ya kaybedecek, ya da biriktirip getirecek ve benim Ankara'da olduğum zamana denk getirerek yine kaybedecek. Hayırlısı artık. Geriye kalanları da dün yazıp bitirdim, yarın da postaya vereceğim, sen sağ, ben selamet. Kısa süreli bir Ankara yolculuğum olacağı için bazı işleri bir an önce halletmem gerekiyor, o nedenle boş kalmıyorum, hatta kitap okuyacak vakit bulamıyorum. Yatmadan önce birkaç sayfa, o da alerji ilacının verdiği uykuya yenik düşüyor. Sanırım Goodreads'a verdiğim sözü tutamayacağım kusura bakmasın, 130'u bulamasam da 120 üstü fena rakam değil. 

İki yıl önce birkaç diziye takılmıştım TV'de. Televizyon seyrederken asla boş duramam, hiçbir şey yapmadan ekrana bakmak benim işim değil (Bu da benimle ilgili bilgi olsun diyeceğim ama sanırım o çelıncı bitirdik artık). Bu yüzden o ara herkesin salgın gibi örüp durduğu granny square motiflerine başlamıştım. Dizi boyunca 2-3 tane örüp bırakıyordum. Niyetim kanepe ya da koltuk örtüsü yapmaktı. Kış sezonu boyunca devam etti, 100'ü geçik motif ördüm ama bilek hareketlerim artınca sinsi sinsi bekleyen Carpal Tunnel Sendrom'um da sahneye çıkıverdi. "Sen ha" dedi, "beni yok sayıp ellerini yorarsın ha" dedi, "ben sana sormaz mıyım?" dedi ve sordu valla. Ellerim uyuşmaya ve ağrımaya başlayınca pes ettim ve motifleri 2 yıllık uzun bir uykuya yatırdım, hatta varlıklarını unuttum. Ta ki instagramda, pinterestte motifler tekrar çeşitli şekillerde karşıma çıkana kadar. Sessiz sessiz, parmaklarımın ucuna basa basa ilerledim, derdim carpal tunnel sendroma çaktırmamak niyetimi, motifleri koyduğum yeri buldum. "Hey" dedim, "uyanın bakalım, ayı mısınız siz, bu kadar uzun uyku olur mu?". Gözlerini oğuşturarak doğruldu bir kısmı yerinden, "sen sebepsin" dediler, "attın bizi buralara, ne haldeyiz gördüğün yok, biz de uyumaya devam ediyoruz işte". "Haydi" dedim, "size görev yazdım, bir kısmınız çanta olacaksınız". İlk önce parmak kaldıranları seçtim ve aldım tığı elime. Dedim ya boş boş bakarak TV izleyemem, aynı şekilde boş boş bakarak örgü de öremem. Eh bana dizi mi yok, "İstanbullu Gelin" mi dersin, Netflix'de izlediğim "Hanedan", "Dark" ve yeni bölümleri fırından taze taze çıkmış "The Crown" mu dersin, seyret seyret tığla, tığla tığla seyret. Çanta bitti dün akşam, püsküllerini eşimin seyrettiği "Kalbimdeki Deniz"e eşlik ederek taktım. Şimdi kaldı astarı, evdeki dikiş makinemi elden çıkardığım için yarın terzi yardımıyla onu da halledeceğim, sonrasında kızkardeşin omzuna takılacak inşallah 😀

Geçen hafta "Aile Arasında" filmini izleyip biraz gülünce umutlanmıştım, haydi dedim "Maide'nin Altın Günü"ne de gidelim. Hem pasta-börek yer, hem de güler eğleniriz, Ezgi Mola'ya bayılırım ayrıca. Gittik.


Gitmesek iyiymiş. Komedi dozunu arttırmak için abartılmış sahneler, herbiri birbirinden sevimsiz tiplemeler, bir oturmamışlık hali, inandırıcı olmayan oyunculuklarla içim şişti. Sanırım salonun çoğunluğu da benimle aynı fikirdeydi ki tek kahkaha sesi duymadım, hatta yarıda çıkıp gidenler oldu. Aralara serpiştirilmiş "Yeni Gelin Tutuşu" ismi verilmiş garabet TV sahneleri sanırım Ezgi Mola'nın gerçek halini unutmayalım diye düşünülmüş, keşke düşünülmeseydi. Neyse yine de verilmiş emektir, yolu açık, seveni bol olsun diyelim. Sonuçta Ezgi Mola'nın hatırı var üstümüzde 😀

En iyisi ben gideyim "The Crown"un kalan bölümlerini izleyeyim, üzerimdeki altın günü baskısı kalksın. Pazarınız güzel geçsin...

7 Aralık 2017 Perşembe

ÖMÜR HANIM*

Her sabah uyandığımda yaptığım gibi elimi telefona attım ama telefon donmuş balık benzeri hissiz ve sessizdi. Sağını dürttüm, solunu kurcaladım, tık yok. Söylene söylene doğruldum yataktan, kılıfı çıkardım, kapağı açtım, pili çıkaracak sivri uçlu bir alet yakınlarda olmayınca vazgeçtim, baktım açıldı, "hah" dedim "düzeldi". Lakin daha yataktan odaya geçmeden tekrar kapandı. Küfür ettim, evet ettim, ederim ben arada kimsenin duymadığı yerlerde ya da duymasında sakınca olmayan kişilerin yanında. Güççük hanfendü hocanım imajıma halel geldiyse mazur görün. Bu devirde küfür bir çeşit terapi. Neyse odaya geldim, zarf açacağını aldım, pili çıkaracağım ya o arada bilgisayarı açayım dedim, kasanın düğmesine baktım, offf orada da hareket yok. No'luyoruz ya, Merkür mü geçti gece evin üstünden (Merkür müydü o, ben pek anlamam bu işlerden, retro metro). Bilgisayarı erteledim, telefonu kurcalamaya başladım. Kılıf, kapak, pil-pil, kapak, kılıf. İşlem tamam, kendine geldi yaratık, derdi neydi anlamadım. Sonra bilgisayara yanaştım, "Neyin var lo?" dedim, ses etmedi, edemez zaten kapalı. UPS'e yanaştım bu defa, bir süredir aküm bitiyor mesajı veriyordu. Düğmesine bastım, beklediğim dürülüt (ki ben onu "yürü git" olarak tercüme ediyorum) sesi gelmedi, birkaç kez daha denediysem de nafile, yürüyüp gidemedim. Anlaşıldı ki akü sizlere ömür. "Bekle dedim gölgeye" pardon bilgisayara, o kitaptı. "Ben bir çay koyayım sonra senin icabına bakacağım". Çayı koyup geldim, masayı çektim, arkası kablo mezarlığı gibi. Bir süre fiş, priz, kablo kalabalığı arasında tefekküre daldım. UPS nin kuyruğundan çıkanları saptadım ama bağlantıyı oradan kesip şehir cereyanına nasıl bağlayacağıma kafam basmadı ya da komşuda kolayı varken niye uğraşayım diyerek oğlumu aradım. Onun talimatları doğrultusunda bilgisayarın gönlünü de ettik, açıldı. Lakin bu voltaj düşüklüğünde UPS'siz çalıştırmak pek akıl karı değil, aküyü yenilemek lazım anlaşıldı. 

Düşük yoğunluklu teknik çalışmalarımı tamamlayıp kızkardeşle günlük rutin telefon görüşmemi de yaptıktan sonra kahvaltıya oturdum, o sırada kapı çaldı. Bugün canlı-cansız herkes ve her şey beni aç bırakmaya azmetmiş. Gittim kapıyı açtım, kargo görevlisi, "Vay Leylak hanım" dedi, "uzun zamandır size kargo gelmiyor, nerelerdesiniz?". "Ben buradayım, tasarruf tedbiri uyguluyorum" dedim. Allah kargocunun da hatır soranını versin, meraklı turşucu. Sana ne be, neredeysem neredeyim 😀 Kargodan Unicef'ten sipariş ettiğim yeni yıl kartları çıktı, haliyle bana da iş çıktı. Bu yazıyı tamamlayınca kart yazmaya oturacağım. Bu vesileyle şahsıma kart yollamak isteyen olursa 20'sinden sonrakileri Ankara adresime beklerim efendim, bir süreliğine orada olacağım, kargocuya da söyleyin bir zahmet, merak etmesin 😀 Derken efendim sonunda kahvaltımı yapıp bitirdiğimde saat 11.30 olmuştu, haliyle öğle yemeği gümledi. Makineye çamaşır atıp kahve içmeye niyet etmiştim, makineyi çalıştırdım ama kahveyi erteledim. Kendime sebze, hane halkının diğer yarısına tarhana çorbası yaptım, ayrıca kurutulmuş sebzeli mercimek yemeği pişirdim, çamaşırları astım ve sonunda hakettiğim kahveyi elime aldım. Birazdan kart yazmaya gideceğim, hayatı biraz pırıldatmak adına. Diyor ki Şükrü Erbaş "Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları"*nda:

"Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını 
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var 
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. 
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir 
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce 
bıçak ağzı... Ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, 
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir 
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür 
hanım? "
 
Yaşamayı can sıkıntısı olmaktan çıkarmak adına aşağıdakilerin pırıltısıyla aydınlanalım birazcık olsun:
 
 

6 Aralık 2017 Çarşamba

SABAH, SOĞUK, SONBAHAR, ALIŞVERİŞ, KELİMELER, FALAN FİLAN

Gözümü açtığımda saat tamtamına 9.00'du, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra. Gece yatarken kendimi kurmuş muydum diye düşündüm, yok ama o kurma işlemi saat içindi, benimki "hissikablelvukû". Caanım kelime, son zamanlarda pek moda, bardakların, kupaların, defterlerin üstünde, eski Türkçe ile aşk yaşıyoruz, yaşayalım bence sakıncası yok, severim eski kelimeleri. Bir de "nâmütenahi" vardır, sonsuza kadar demek. Ne zaman duysam lisedeki edebiyat hocam Süeda hanımı hatırlarım. Muhtemelen yaş haddinden emekli olmasının yakın olduğu yıllarda dersimize girmişti. Bal rengi saçlarını alnının üstünde dolma misali bir kıvrımla topuz yapar, omuzları vatkalı, bele oturan, demode ama onun üstünde çok şık duran döpiyesler giyer, yılan derisi el çantasını kürsünün üstüne bırakır, aynı deriden sivri topuklu pabuçlarını tıkırdatarak öndeki sıralara yanaşır ve anlatmaya başlardı. İçinde çokca "nâmütenahi" sözcüğünün geçtiği cümlelerine yaşlılık beneklerinin daha da güzelleştirdiği ince-uzun, bembeyaz elleri eşlik ederdi. Havada dalgalanan o ellerin ucundaki kıpkırmızı ojeli uzun tırnaklarına bakmaktan anlattıklarını dinleyemezdim, benim işim Süeda hanımı seyretmekti, edebiyatı su içinde hallederdim, beis yoktu. Tanzimat dönemi romanlarından fırlayıp gelmiş gibiydi zaten, branşına bu kadar yakışan insan az bulunurdu, ruhu şad olsun...

Yataktan kalkmadan önce havayı kokladım. Mühendislik harikası baca sisteminden dolayı dün akşamdan beri ev alt kattaki komşunun mutfağından gelen kuyruk yağı kokusuyla parfümlenmişti. Üstelik mutfağa en uzak yer olan ve baca deliği bile kapatılmış bulunan yatak odası kokunun en yoğun hissedildiği yer, nasıl oluyorsa. Neyse kokudan kurtulmuşuz ama sabah rutinimi gerçekleştirmek üzere balkona çıktığımda jlet gibi keskin bir ayaz ve sıkı bir rüzgarla karşılaştım. Beydağları kalemle çizilmiş gibi karşımdaydı. Nem poyrazdan korkup bir yerlere saklanmış olmalıydı. Çınar ağaran saçlarının dökülmesini engellemeye çalışsa da rüzgar onun gibi düşünmüyordu ki kopan kuru yapraklar yerlerde ufak çaplı bir halı oluşturmaya başlamıştı bile. Balkonun kısmetine düşen birkaç tanesini toplayıp çöpe attım, naneyi okşadım, gözüm Guguruk'u aradı ama soğuktan bir yerlere saklanmış olsa gerek, göremedim. Derken sokağın ıssızlığında omuzunda kazmasıyla iş tulumlu bir adam göründü. Köşedeki telefon çukurunun kapağına yanaştı, kazmanın sivri ucuyla kapağı kaldırıp açtı. Kazmayı yere bıraktı, dizlerinin üstüne çöküp çukura doğru iyice eğildi. Lacivert bir kurbağaya benzedi. Hemen yukarısındaki çınar, karşıdaki uyuz asma ve balkondaki ben adamın çukura düşmesinden korkarak izlemeye başladık. Uzun uzun inceledi, kabloları çekiştirdi, kafasını kaşıdı, sonra doğrulup telefonunu çıkardı. Rakamlı sayılı bir şeyler söyleyip önce telefonu, sonra kapağı kapattı, kaldırıma oturup beklemeye başladı. "Yazın yaşa, kışın taşa oturma" diye seslenecektim, vazgeçip içeri girdim, kahvaltı hazırlamaya başladım.

Yazıya ara verip mutfağa, çay almaya gitmiştim ama çayı mutfakta unuttum, bir dakika izin. 

Hah, şimdi nerede kalmıştık. Evet bundan sonrası sabah ev halleri. O zaman düne geçelim. Dün öğlen bir arkadaşımla buluşmak üzere çıktım evden. Otobüse binmek için üstgeçitten karşıya geçerken kuzenlerden birine rastladım, iki lafın belini kırıp yoluma devam ediyordum ki karşıdan gelen kadın üstüme üstüme yürümeye başladı. Sağa manevra yaptım, o da sola manevra yapıp tekrar üstüme geldi, bu defa sola kırdım, o sağa kırdı ve sonunda gelip boynuma sarıldı. Aaa o da kim? 
"Seviyorum kimi
En güzel birisini
Nasıl anlatayım sana
İlk harflere baksana"
Hahaha, ergenliğim geldi aklıma ama burnumun dibine girene kadar tanımadığım o kadın meğer en sevdiklerimden biriymiş. Yürürken karşıya bak Leylak, önüne ya da anneannen gibi sağa sola değil :) Okuyorsan eğer öpüyorum seni canım kadın. 

Neyse ayakta geçen uzun bir yolculuktan sonra alışkanlıkla bir durak önce indim, zira o durakta oturan çok sık gittiğim arkadaşlarım var, beynim kodlanmış. Bir yandan şapşallığıma söylenip, bir yandan da "iyi oldu böylece yürümüş oldum" diyerek menzilime ulaştım. Kahküllügillerden arkadaşımla buluşup halleştik, yedik içtik, sonra vedalaştık. Niyetim otobüse binip zorunlu bir alışveriş için AVM'ye gitmekti ama az ilerideki yeni açılan park çok cazip geldi daldım içine, iyi ki dalmışım, yoksa aşağıdakileri kaçıracaktım:





Antalya sonbaharın son demlerini ilk demleri imiş gibi yaşıyordu dün, bugün kış gelmiş gibi oldu. Parktan çıkınca alışverişe gittim. Hopi'de biriken paraları ay sonuna kadar harcamam gerekiyormuş, Boyner'e girdim. Lakin hiç alışveriş havamda değildim-iyi ki-gez dolaş almaya değer bir şey bulamadım. Dön dolaş ayaklarıma kara sular indi. Sonunda ay sonuna doğru Ankara'ya gideceğim için bir yün bere, bir de yılbaşı konseptli mum alıp çıktım gereksiz yere, neyse ki fark ödemedim, Hopi'dekiler yetti. Boyner fiyatları uçurmuş ayrıca. Mağazadan çıktım ki ne göreyim güneşli bırakıp girdiğim gökyüzü ağlamaya başlamış, hem de şakır şakır. Allahtan şemsiyem vardı açtım, çok bekletmeden otobüs de geldi, yolun yarısında yine güneş açtı, otobüsten indiğimde yerler bile kurumuştu neredeyse. Antalya işte.

Bu yazı çok uzun oldu farkındayım, sizlere sabrınız için teşekkür eder, yüzlere biraz gülümseme, eve biraz ışıltı gelsin diye aşağıdaki eylemi gerçekleştirmeye giderim: